.::. Yazı ve Makaleler ::. Yaşar ÇOLAK

 
 

10 Muharrem (Aşure) vesilesiyle…

Olay Gazetesi 18 Şubat 2005 Cuma

Hicri takvime göre, yani Hz. Peygamberin Mekke’den Medine’ye göçünü başlangıç kabul eden takvime göre Muharrem, yılın ilk ayıdır. Geçtiğimiz 10 Şubat Perşembe günü, Muharrem ayının ilk günüydü. Dünyanın birçok halkı tarafından çeşitli kültürel faaliyetler ve eğlencelerle kutlanan miladi yılbaşından biraz farklı olarak Müslümanlar, Muharrem’in ilk günlerinde daha çok ibadetle meşgul olmaya, geçmiş yılların muhasebesini yapmaya çalışırlar.

Bilindiği üzere Muharrem’in onuncu gününe “aşure” denmektedir. Bu günü bir öncesi ve sonrası ile oruçlu geçirmek sünnettir. Hazreti Peygamberimiz, bu günler oruç tuttuğu gibi arkadaşlarına da oruç tutmalarını tavsiye etmiş: “Ramazan orucundan sonra en fazîletli oruç, Allah’ın ayı olan muharrem ayında tutulan aşura orucudur” (Buhari, Savm, 69); “Aşure orucu önceki yılın günahlarına kefarettir” (Tirmizi, Savm, 47) buyurmuşlardır. Aşure günü kişinin ailesine, çoluk çocuğuna, akrabalarına, dostlarına ikramda bulunması da Peygamberimizin önemli sünnetleri arasında yer alır. Nitekim, İslam mayasıyla yoğrulmuş aziz milletimiz, bu sünnetin bir tür icra şekli olarak, ayrıca yıl boyu geçim rahatlığı ve hane bereketi umarak aşure gününde içinde çeşitli gıdaların, kuru yemişlerin bulunduğu bir tatlı pişirerek dağıtmayı gelenek hale getirmiştir. Yeri gelmişken aşure tatlısının hangi an’aneye dayandığını da burada belirtelim.

Yeni yetişen neslimiz de bunları duymuş olsun. Aşure tatlısının hikayesi Nuh peygamber ve O’na inananların Tufan’dan kurtuluşuna kadar geri gider. Rivayetlere göre, Tufan’dan sonra Nuh’un gemisi aylarca su üstünde yüzer, Muharrem ayının 10’uncu gününde sular çekilmeye başlayınca gemi karaya oturur ancak içindeki yiyecekler de azalmış olur. Nuh aleyhisselam gemide son kalan pirinçten, fasülyeden, nohuttan, incirden, üzümden, zerdaliden, şeftaliden, erikten vb. diğer malzemeden bir yemek yapar, tuttukları orucu da bu yemekle açarlar. İşte biz Müslümanlar Nuh aleyhisselamdan bir hatıra olmak üzere aşure yemeği yapar, eşimize ve dostumuza dağıtırız. Bu geleneğin millet fertlerinin biribirine yakınlaşmasında ve kaynaşmasında önemli katkılar yaptığı açıktır.

Ne var ki, son yıllarda aşure günleri, birleşme ve bütünleşme vasıtası olarak algılanmak yerine, yer yer ayrılıkları ve bölünmeleri körükleyici düşüncelerin ortaya atıldığı bir fırsat olarak görülmeye başlanmıştır. Bu, fevkalade üzücü ve düşündürücüdür. Evet Muharrem ayının 10’u, pek çok önemli hadisenin yanı sıra, üzücü tarihi bir olaya da tanıklık etmiştir. O gün sevgili Peygamberimizin damadı Hazret-i Ali ile cennet kadınlarının anası Hz. Fatıma’nın (r.a.)’ın sevgili yavruları olan Hz. Hüseyin ve dostları bugün Irak toprakları içinde bulunan Kerbela denen yerde, siyasî ihtiraslar uğruna acımasızca şehit edilmişlerdir. Kuşkusuz bu olay, Peygamberimizi ve O’nun Ehl-i Beyti’ni (hane halkını) seven bütün mü’minleri derinden yaralamış, kalplerini incitmiştir.

Tarih kitapları bu olayda Hz. Hüseyin ve arkadaşlarının bütünüyle haksız muameleye maruz kaldıklarını kaydediyor. Bu bakımdan bu hunharca eylemi gerçekleştirenleri mazur görmek veya bu olayı bir şekilde tasvip etmek asla mümkün değildir. Ancak bu tarihi olayı başka üzüntülere sebep teşkil edecek bir tarzda takdim etmek de aynı şekilde doğru değildir. Şunu iyi bilmemiz gerekiyor, Hz. Hüseyin ve diğer ehl-i beyt mensuplarının maruz kaldıkları acı bir kesimin değil, Alevisiyle Sünnisiyle bütün Müslümanlar’ın ortak acısıdır. Tam bu noktada bize düşen görev, bu acı tecrübeyi tekrarlayarak onun çağdaş versiyonlarını üretmek değil, kin ve nefretin yeşermesine vesile olacak söz, ve eylemlerden uzak durmak, bu tür olayların tekrarlanmasını önleyecek bir bilinç ve zihin aydınlığına sahip olmaktır. Kardeşlik, birlik ve beraberliğin korunabilmesi için bu bakış açısı üzerinde ittifak etmemiz gerekiyor. Unutmayalım ki, Kuran ve Hz. Peygamber Alevisiyle Sunnisiyle bütün Müslümanların ortak değeridir.

Kur’an-ı Kerim’in buyruğu ise apaçıktır: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve parçalanıp bölünmeyin” (Al-i İmran, 103). Çünkü “Müminler ancak kardeştirler” (el-Hucurat, 10). Sözün bizim için bir anlamı varsa, sözlerin en güzeli Allah’ın kelamını burada hatırlatmış olduk.

Kur’an-ı Kerim Müslümanların güzel vasıflarını sayarken, onları söz dinleyip en güzeline uyan kimseler olarak takdim etmektedir. Yüce Allah bizi söz dinleme melekemizi zayıflatan her türlü zaaflardan korusun ve bizi birlik ve beraberlikten ayırmasın. Yazımızı Yunus’umuzun bir dörtlüğüyle bitirelim:

Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye kalmaz.

 

http://www.diyanet.org.uk  2006 © Tüm kullanım hakları saklıdır.
Vakfımız İngiliz Vakıflar İdaresine kayıtlı kamu yararına faaliyet gösteren bir kuruluştur. Kayıt numarası: 1086377

İnançN",