|
İslam'ın evrenselliği ve
değişim üzerine
(Olay Gazetesi 13 Mayıs 2005 Cuma)
Hz. Adem’le başlayan peygamberler
geleneği Hz. Muhammed A.S’ın risaletiyle
son bulmuştur. Yüce Allah Kur’an-ı
Kerim’de İslam dinini en son ve en
mükemmel din (Maide, 3; Ahzab, 40), Hz.
Peygamberi de bütün alemlere rahmet,
müjdeci ve uyarıcı olarak tanıtmaktadır
(Enbiya, 107). İslam son din, Hz.
Peygamber de bütün alemlerin elçisi
olunca, İslam’ın evrensel olması,
hükümlerinin dünyanın bütün bölgelerinde
yaşayan insanlara ve kıyamete kadar tüm
zamanlara hitap etmesi gerektiği sonucu
ortaya çıkar. Nitekim İslam dini bu
özelliği taşıyan bir dindir. Bu husus
Kur’an ayetlerinde de açık bir şekilde
dile getirilmektedir (İsra/9). Ayrıca
Hz. Peygamber de bir ifadesinde
kendisinin muayyen bir millete değil,
bütün alemlere gönderilmiş bir elçi
sıfatını taşıdığını açıkça beyan
etmiştir.
İslam’ın evrensel oluşunun zaman ve
mekan olmak üzere iki farklı boyutu
vardır. Zaman boyutunun anlamı, İslam’ın
belli bir zamana ait olmayıp bütün
çağları kucaklayacak prensiplere ve
hükümlere sahip oluşudur. Bu hükümler,
insanı aşkın varlık yüce Yaratıcı ile
ilişkiye sevk eder ve bu ilişkinin
çerçevesini oluşturan inançlar,
öğretiler, değer yargıları, davranış
kuralları ve ibadet biçimlerini
gösterir. İslam hükümlerin tamamı bir
bütünlük arz eder. Öncelikli olanlar,
daha az öncelik arzedenler vardır ama
hepsi sistemin içinde bütünü tamamlayıcı
fonksiyon görürler. Bu yüzden parçacı
bir yöntemle ele alınması, bir hükmünün
uygulanması, diğerlerinin ihmal edilmesi
sağlıklı bir tutum değildir.
Yüce Allah, koyduğu hükümleri,
milletlere ve adetlere göre değişmeyen
ve aklın anlayabileceği illetlere
bağlamıştır. Değişik asırlarda yaşayan
İslâm bilginleri, bu ortak illetleri
esas alarak Kur’an veya sahih sünnetin
suskun kaldığı alanlara ilişkin
hükümleri tespit etmişlerdir. Doğruluk,
temizlik, öldürmemek, çalmamak,
haksızlık ve hırsızlık etmemek, yalan
şahitliği yapmamak, adaleti ayakta
tutmak, aklı, nesli, dini değerleri
korumak gibi hükümler, İslam’ın zamana
bağlı olarak değişmeyecek evrensel
hükümlerinden bazılarıdır.
Evrenselliğin mekan boyutuna gelince,
bunun anlamı, İslam dininin bütün
dünyayı ve bütün insanlığı bir rahmet
olarak ihata etmesidir. Yüce Allah bütün
insanlığın yaratıcısı ve alemlerin Rabbi
olması sebebiyle, onun gönderdiği son
ilahi din İslam da, elbette bütün
insanlığın dini olacaktır. İslam’ın daha
önce gönderilmiş ilahi dinlerin hükmünü
sona erdirmiştir. Her dini gelenek gibi
mutlak hakikati temsil iddiası vardır.
Bu iddiadan vazgeçmek anlamsızdır.
Dolayısıyla İslam dışında da kurtuluşa
ermenin yolları olabileceğine dair
görüşler, hem kaynaklardaki sağlam
bilgilerle çelişmekte hem de İslam’ın
evrenselliğine ters düşmektedir.
Bu çerçevede dikkati çeken başka bir
husus da, İslam’ın bütün zaman ve
mekanların ihtiyaçlarına çözümler
üretebilecek metodolojik zenginliğine
sahip oluşudur. İslam hüküm
metodolojisinde, ortaya çıkan yeni
hadiseler karşısında Kitap ve sahih
Sünnette yer alan genel geçer ilkelerin
yanısıra, entelektüel bir faaliyet olan
kıyas ve icma yöntemine başvurulmakta,
ayrıca kamu yararı ve İslam ilkelerine
ters düşmeyen örfi uygulamalar da esas
alınmaktadır. Bu çerçevede Hz. Peygamber
ile Yemen bölgesine sorumlu tayin ettiği
sahabi Muaz b. Cebel arasında geçen şu
diyalog oldukça aydınlatıcıdır: Hz.
Peygamber genç Muaz’a: “Orada sana bir
problem intikal ettirilir ve sen de
hüküm verme mevkiinde bulunursan, nasıl
hareket edersin?” diye sorar. Muaz,
“Allah’ın Kitabı ile” der; “Onda
bulamazsan?”; “Hz. Peygamberin sünneti
ile”; “Ya onda da bulamazsan?”; “Kendi
içtihadımla hükmederim” diye cevap
verir. Muaz’ın bu yaklaşımı Hz.
Peygamberi çok sevindirmiş, “Allah’a
hamd olsun ki, Resulünün ilçesini,
Resulünün razı olduğu ve istediği şeye
muvaffak kıldı” buyurmuştur.
İslam bilginleri ana kaynaklardaki temel
kriterlere bağlı kalmak şartıyla, bu
hedeflere götüren araç hükümler ile ayet
ve hadislerde açıkça zikredilmeyen,
yorum ve içtihada dayalı hükümleri
sürekli yorumlayarak her devirde hayatın
ihtiyaçlarına karşılık vermeye
çalışmışlardır. Bu yorumlama faaliyeti
günümüzde de devam etmektedir. İleride
devam edecektir. İslam bilginlerinin
biteviye içtihat faaliyetleri sonucunda,
muazzam bir İslam kültür ve medeniyeti
oluşmuştur. Bu medeniyetin devasa yazılı
ve sözlü kaynakları meydana gelmiştir.
Biz bugün böyle bir köklü medeniyete ait
olmanın onurunu taşıyoruz.
Hayatın tabi akışı
içerisinde akla durgunluk verecek
nitelikteki gelişmeler ve bunun
beraberinde getirdiği değişim, İslam
için aşılmaz bir problem alanı değildir.
İslam kaynakları itibarıyla bu gelişim
de değişime karşılık verecek açıklık ve
zenginliğe sahip bir dindir. Şu kadar
var ki İslam değişim ve gelişmenin tek
yönlü değil, madde ve mana dengeleri
korunarak fert ve cemiyet menfaatlerine
paralel hale getirilmesini istemektedir.
Zira madde ve mana hedeflerinden birini
ihmal ederek meydana gelecek değişmeler,
gelişme olarak değil, ancak çözülme ve
bozulma olarak tarif edilebilir. Bugün
reel hayatta karşılaştığımız en temel
problemlerden biri budur. Toplumun ideal
bir denge içinde korunarak değişmesi ve
gelişmesi ancak bir takım sabit kurallar
çerçevesinde gerçekleşmesi halinde bu
risk azalır. Değişimin cazibesine
kapılarak İslam’ın temel sabiteleriyle
oynamaya kalkarsak, toplumları temel
değerlerden ve istikamet veren
araçlardan mahrum bırakırız ki bu da
ancak yozlaşma ve çözülmeleri
hızlandırır |