|
Hayatın mucizesi insandır!
(Olay Gazetesi, 16 Eylül 2004 Cuma)
Hayat bir fenomen değil, bir mucizedir.
Hayatın mucizesi ise insandır. Varlıklar
âlemi içinde en seçkin yere sahip olan
insanı Kur’an, “eşref-i mahlukat”, yani
yaratılmışların en şereflisi veya
“Allah’ın yeryüzündeki halifesi” olarak
nitelemektedir. Bu özellikleriyle insan,
değer üretebiliyor veya yaratıcının
koyduğu değerlerin muhatabı olabiliyor.
Hayatı bir mucize kılan insan iyiyi,
güzeli doğruyu gerçekleştirme sınavı ile
yüz yüzedir Bunun adı, insanın kendini
gerçekleştirmesi, kendini inşa
etmesidir. Bu sınavı başaran, yani
insanlığını en iyi şekilde
gerçekleştirebilenler, Kur’an’ın
istediği mümin insan sıfatını kazanır.
İnsanın insanlığını gerçekleştirmesinin,
bireysel ve toplumsal iki boyutu vardır.
İnsanın toplumsal bir varlık olması,
diğer insanlarla bir arada yaşamasını,
bir anlamda zorunlu hale getirmektedir.
Hayatın zenginliği ve anlamı, sosyal
hayatın doğal akışı içinde ortaya
çıkmaktadır. İnsanı insan yapan
değerlerin büyük bir kısmı, doğrudan
toplumsal yapı ile ilgilidir. Durum
böyle olunca, bir arada yaşayan
insanların birbirlerine katlanmayı
bilmeleri gibi zorunluluk olarak ortaya
çıkmaktadır. Bu ise insanın doğuştan
getirdiği, doğal saygınlık temeli
üzerine kurulmak durumundadır. Kur’an ve
Sünnet birlikte yaşama kültürü ve yeni
bir medeniyet inşasıyla ilgili olarak bu
açılıı bize getirmektedir.
İslâm’ın özü iman, dindarlığın simgesi
ise ibadetlerdir. Ancak dindarlığın
sadece ibadetler üzerinden algılanma
biçimi, çok isabetli bir algılama biçimi
değildir. Çünkü İslâmiyet yalnız
bireysel hayatla ilgili değil, aile
hayatından ticarî hayata, insan
ilişkilerinden sosyal ödev ve
sorumluluklara kadar varan diğer
alanları da kuşatan ilkeler ve hükümler
getirmiş bir dindir. Bunların içinden
ahlâkî olanların önemli ve geniş bir yer
tuttuğu bilinen bir gerçektir. Demek ki
dindarlığın iman ve ibadet alanının
dışında da göstergeleri vardır ki,
bunlara da aynı derecede önem verilmesi
gerekir. Olgun bir Müslüman hem
ibadetlere yoğunlaşmalı hem de toplumsal
alana ilişkin konularda da Kur’an-ı
Kerim’de ve Peygamberimizin Sünnetinde
yer alan hükümlere uyarak yüce
Yaratıcıya bağlılığını göstermelidir.
Hz. Peygamberin de ideal insanı, kendini
toplumdan soyutlamış, dünyaya sırt
çevirmiş bir varlık olarak değil,
insanların içinde yaşayabilen ve
onlardan gelebilecek sıkıntılara
katlanabilen bir varlık olarak tanıtmış;
ayrıca imanı 60 küsür şubeye ayırarak,
insanlara sıkıntı verecek şeyleri
gidermenin, bu manada yol ortasında
bulunan bir taşı kaldırmanın bu
şubelerden birisi olduğu vurgulamıştır.
Hz. Peygamber başkalarıyla uzlaşma ve
kaynaşma çabası göstermenin Müslümanlar
için bir ödev sorumluluk, aynı zaman da
bir dindarlık göstergesi olduğunu şu
ifadelerle dile getirmiştir: “Mümin
ülfet eden (uzlaşıp, kaynaşan) insandır.
Ülfet edemeyen ve kendisiyle ülfet
edilemeyen insanda hayır yoktur”.
İçinde yaşadığı toplumun
sorumluluklarını paylaşmayan insan o
topluma katkıda bulunamaz. Peygamber
efendimiz insanların en hayırlısı
insanlara en çok faydalı olandır
buyurmaktadır. Bundaki inceliği iyi
kavramalıyız. Halk içinde hakla beraber
olmak demek, Allah’ın gösterdiği çizgide
yürümektir.
İnsanların birbirine zarar vermediği,
hatta birbirine faydasının dokunduğu bir
toplumu hayal etmek imkânsızdır değil
mi? Güven duygusunun kaybolduğu,
çıkarcılığın alıp başını gittiği,
ahlâkın zayıfladığı, adaletin zorla
sağlandığı bir dünyada böyle bir hayal
elbette imkânsız gelir bize. Ne var ki
iyilik ve kötülük yeşeren bir tohum
gibidir. Bir tohum ekersiniz binlerce
ürün alırsınız! Kendimizi, çevremizi,
toplumumuzu ve dünyamızı değiştirmek
istiyorsak insanlar arasında kardeşlik
bağlarını ve birlikte yaşama duygumuzu
güçlendirmeliyiz. Bir kardeş, bir dost,
bir dünya demektir. Bu mübarek üç ayları
fırsat ve imkân bilerek, dostlarımızla
sık sık bir araya gelelim. Onları ihmal
etmeyelim. Güzellikleri ve nimetleri
paylaşmaktan daha güzel ve daha büyük
bir nimet ne olabilir? |