|
İradenin kurumsal temsili
(Olay Gazetesi, 5 Aralık 2004 Cuma, 19
Kasım 2004 Cuma)
Değerli okurlarım. Daha önce yayınlamayı
planladığım ancak Ramazan ayı
vesilesiyle ertelemek durumunda kaldığım
kelamı manada insan iradesinin özgürlüğü
ve demokrasi arasındaki ilişkiye dair
bir yazımı bu haftadan başlayarak
sizlere sunmak istiyorum.
İrade ve irade hürriyeti meselesi, ilk
çağlardan günümüze filozof ve din
adamlarını hayli meşgul etmiş bir
konudur. Bu hususta son sözün söylendiği
ileri sürülemez tabii. İlk çağ
felsefesinin temsilcileri arasında yer
alan Sokrat, Efatun ve Aristo gibi
filozoflar, irade hürriyeti konusunda
determinist bir düşünce sergilemişler;
her şeyin ezelde insana verildiğini,
aynı sebeplerin aynı sonuçları
doğurduğunu, bu yüzden de insanın
gerçekten hür olamayacağını ileri
sürmüşlerdir. Hıristiyan skolastizminin
egemen olduğu ortaçağlarda ise insanın
iradesi ve hürriyeti ile ilgili olarak
az çok farklarla koyu kaderci bir
anlayış benimsenmiş, hürriyetin inkarına
yol açan fikirler ön plana çıkmıştır.
İnsana sınırlı veya sınırsız hür irade
tanınması ancak ortaçağın sonlarına
doğru mümkün olabilmiştir. Müşahede ve
tecrübeye dayalı fikirlerin taraftar
topladığı yeni ve yakın çağlarda,
Descartes gibi insanı hür kabul eden,
hür oluşunun sebebini mutlak irade
sahibi Tanrı’nın lütfuna bağlayan ateist
görüşlerin yanında, Spinoza gibi
tabiatta olup biten her şeyin Tanrı
tarafından tayin edildiğini, hür insanın
aklın ilkelerine göre yaşayan kimse
olduğunu savunan deterministler ile Jean
Paul Sartre gibi insanın hürriyetini
Tanrı’nın varlığını inkar ile
temellendirmeye çalışan, insanın tam bir
hürriyet içinde kendisini yarattığını;
ona yol gösterebilecek, ölçü olabilecek
hiçbir değerin olmadığını söyleyen
ateistler de çıkmıştır. Batı dünyasında
irade davası, aşağı yukarı bu görüşler
etrafında bir seyir takip etmiştir.
Böyle bir seyirde bu dava hayli
mücadeleli geçmiş, epeyce insan kanı
akıtılmış, uzun ve sancılı bir süreçten
sonra ortak bir zemine geçiş mümkün
olmuştur. İnsan iradesi ve hürriyetine
ilişkin tartışmalar, İslâm düşünce
tarihinde de kısmen benzer şekilde
gelişmiştir. Bu konuda Cebriye, Kaderiye
ve Ehli Sünnet olmak üzere üç farklı ana
görüş kendi içinde kümeleşmiştir.
İradenin kurumsal temsilini tespit
açısından konu, bu yazı bağlamında Ehli
Sünnetin çizgisi üzerinden ele
alınacaktır.
İrade, insanı diğer canlılardan ayırt
eden ve evrenin en güçlü varlığı kılan
niteliklerin başında gelir. İstemek,
arzulamak, emretmek, yönelmek, tercih
etmek, karar vermek gibi manalara gelen
irade kavramı, insanın ne yapıp ne
yapmaması gerektiğini belirlemesini,
tayin ve tahsis etmesini sağlayan
güçtür. İrade, hem Yüce Yaratıcıya hem
de insana atfedilen bir sıfattır.
Müslümanlar için Yüce Allah’ın iradesi
mutlaktır; ezelî ve sonsuzdur. O, alem
üzerinde bilgisi, iradesi, rahmeti,
adalet ve kudretiyle tam tasarruf
hakkına sahiptir. Allah evreni ve insanı
yarattıktan sonra, onlarla ilişkisini
kesmemekte, murakabe her dem
sürmektedir. Kâinatta tesadüfe yer
yoktur. Bu sebeple meydana gelen her
olay, küllî olarak isimlendirilen
Allah’ın iradesi ile meydana
gelmektedir. Allah’ın dilediği olur,
dilemediği olmaz. Allah’ın alem
üzerindeki mutlak hükümranlığı ilkesine
dayalı bu kurucu inanç esası,
Müslümanlar’ın varlık ve evren
tasavvurlarını biçimlendirici bir işlev
görmekte, onları, özellikle modern
zamanlarda yaygınlık kazanan ve evrenin
mutlak hakiminin insan olduğu şeklindeki
temel yanılgıdan uzak tutmaktadır.
Allah’ın iradesi, ontolojik olarak
farklı bir varlık zeminine sahip olduğu
için yarattıklarının iradesine benzemez.
İnsanların gücü Yüce Allah’ın zatını ve
mahiyetini kavramaya yetmediği için, onu
ancak sıfatları ve güzel isimleri ile
tanırlar. Kur’an’da Yüce Allah’ın mutlak
iradesine işaret eden pek çok ayet
vardır. Örneğin “De ki: Mülkün gerçek
sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü
dilediğine verirsin, dilediğinden de onu
çeker alırsın. Dilediğini yüceltir,
dilediğini alçaltırsın” denilmektedir.
Yüce Allah insana irade vermiştir. Ancak
insanın iradesi ile Allah’ın iradesi
arasında nitelik farklılığı vardır.
Çünkü insanın iradesi sonludur;
bir gün işlevini kaybedecektir.
Sınırlıdır; her şeyi yapmaya muktedir
değildir. Hürriyeti zaman ve mekanla
kayıtlıdır. Bu bakımdan küllî irade
karşısında insanın iradesi, cüz’î irade
olarak nitelendirilmiştir. İnsan bu
iradesiyle, yeryüzünde dilediğini
yapabilmektedir. İnsanın kendi eylemleri
ile iradesinin etkili olduğu küçük
çocuklar ve çevresinden sorumlu bir
varlık olarak yaratılması, iradesine
tanınan bu hürriyetin sonucudur. Özgür
irade, insanı diğer insanlardan farklı
kılmaktadır. İnsanlar şeklen birbirine
benzeyebilirler, ancak hiçbir zaman
iradeleri bakımından aynileşemezler. Bu
da, açıkça Allah’ın yaratmasındaki
eşsizliğe (ibda) işaret eder.
Allah’ın iradesi ile insanın iradesi
arasında bir ilişki söz konusudur. Bu
ilişkide, ne Yüce Allah’ın iradesinin
mutlaklığına ne de insanın özgürlüğüne
bir halel gelmektedir. İnsan, iyi veya
kötüden hangisini yapmaya veya yapmamaya
karar verir, iradesini hangisine
yöneltir ve bunun için gerekli gayreti
gösterirse Yüce Allah, insanın bu
tercihini onun için yaratır. Bu izah
sistemine göre insan, özgürce eylemde
bulunabilen bir varlıkken, Yüce Allah da
her şeyi yaratan, yaşatan mutlak güç ve
kudret sahibi bir varlık konumunda
olmaktadır. Kendi varlık alanı içinde
insan iradesinin özgür olduğu ve bundan
dolayı sorumlu tutulacağına işaret eden
birçok ayet bulunmaktadır: “Kim iyi bir
iş yaparsa kendi lehinedir. Kim de
kötülük yaparsa kendi aleyhinedir...” (Fussilet
46); “Eğer inkâr ederseniz şüphesiz ki
Allah sizin iman etmenize muhtaç
değildir. Ama kullarının inkâr etmesine
razı olmaz. Eğer şükrederseniz sizin
için buna razı olur. Hiçbir günahkâr
başka bir günahkârın yükünü
yüklenmez...” (Zümer 7); “Ey iman
edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz
doğru yolda olursanız yoldan sapan kimse
size zarar veremez...”(Maide 105).
İnsan iradesinin özgürlüğü, Yüce Allah’a
inanıp inanmama, ona ibadet edip etmeme
noktasında dahi geçerlidir. İslâm dini
açısından kişinin herhangi bir dinî
inancı benimsemeye zorlanması doğru
değildir. Başka bir ifade ile bu konuda
iradeler üzerinde herhangi bir baskı
kurulması söz konusu olamaz. Bunun
delili de şu ayetlerin açık
hükümleridir: “Dinde zorlama yoktur.”;
(Bakara 256) “De ki: Hak,
rabbinizdendir. Artık dileyen iman
etsin, dileyen inkâr etsin”; (Kehf 29)
“Eğer rabbin dileseydi, yeryüzünde
bulunanların hepsi elbette topyekün iman
ederlerdi. Böyle iken sen mi mümin
olsunlar diye, insanları zorlayacaksın?”
(Yunus 99).
İnsan, insanlığını en iyi şekilde
gerçekleştirebilmesi, birey ve toplum
plânında onuruna yaraşır, ahlâklı bir
hayat sürebilmesi için tarihin her
döneminde aklın sınırlarını dolduran
aşkın bir rehbere ihtiyaç duymuştur.
İlâhî dinler böyle bir ihtiyaca binaen
gönderilmiştir. İslâm inancında asıl
olan, insan ile İslâm ardasındaki
engellerin ortadan kaldırılması,
insanlara temiz ve saf İslâm inancının
ulaştırılmasıdır. Hiç kimseye hür irade
üzerinde baskı kurma hakkı ve yetkisi
verilmemiştir. Bu, İslâm’ın akl-ı selime
güveninin bir sonucudur. İnsana, dinin
kabulü noktasında baskı yapılmasının
uygun görülmemesi, bireysel anlamda
irade özgürlüğünün önemine kuvvetli bir
vurgudur. Her insan, kendi yaşam alanı
içinde iradesini kullanma yeteneğine
göre birey olur. Allah katındaki değeri
de, iradî eylemlerindeki başarısına
bağlıdır. Kur’an’da; “Allah katında en
değerli olanınız, takvaca en üstün
olanınızdır” (Hucurat 13) denilmektedir.
Takva# bireysel ve iradî bir eylemdir.
Her insanın özgür irade ile yaratılması,
evrenin estetik zenginliği için de
önemlidir. Her birey potansiyel olarak
özgün bir iyilik kaynağıdır. Dolayısıyla
insan topluluğunun iyi davranışları bir
araya geldiğinde dünya iyilikler
mozaiğine dönüşecektir. Aynı şey,
kötülüklerin yok edilmesi için de söz
konusudur. Kötülüklere karşı her
insandan ayrı bir çözüm (challenge)
üretilebilecek olması, kötülükler
karşısında insanın, dolayısıyla toplumun
çaresiz kalmayacağı anlamına gelir.
İslâm, beşer iradesinin özgür
tercihlerinin sadece Allah ile ilişki
alanıyla sınırlı kalmasını uygun görmez,
aynı zamanda toplumsal ilişkilerde de
bunun işlevsel olmasını öngörür. Şöyle
ki; İslâm, insana bütün sosyal
ilişkilerinde bilinçli olmasını telkin
eder. Bir ayette “Hakkında kesin bilgi
sahibi olmadığın şeyin peşine düşme.
Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi
ondan sorumludur” (İsra 36)
buyurulmaktadır. Bu ayet önemli bir
uyarıyı içermektedir. O da taklit
yoluyla körü körüne başkalarına tâbi
olup dalâlete düşenlerin ahirette
sorumlulu tutulacaklarıdır.
İrade özgürlüğü meselesi, sosyal bir
varlık olan insanın önüne yönetim
kulvarında da çıkmaktadır. Meselenin
buradaki boyutu, toplumu kimin veya
kimlerin yöneteceğine ilişkindir. Siyasî
iktidarın gerek bireysel gerekse
toplumsal yaşam üzerinde derin etkiler
oluşturma gücünün bulunması, bu alanda
insan iradesinin öncelikli olarak
dikkate alınması gereğine işaret
etmektedir. Hayatı topyekün inşâ
iddiasına sahip İslâm dininin, bireysel
plânda özgür bıraktığı beşer iradesini,
siyasî alanda yok sayması mantıksal
olarak düşünülemez. İslâm’ın temel
kaynakları ile normatif dönemin (sahabiler)
tatbikatına bakıldığında, toplumun
yönetimi ile ilgili siyasî işlerin,
genel ve evrensel ahlâkî ölçüler
doğrultusunda (İslâmî öz) insan
iradesine bırakıldığı görülmektedir.
İslâm’ın siyasî meselelerin çözümünü
insana bırakmış olması, Müslümanların
her dönemde insanca yasayabilecekleri
ahlâkın ve adaletin hâkim olduğu bir
toplum düzeni meydana getirmelerine,
kendi siyasî sistemlerini kendilerinin
kurmalarına imkân tanımaktadır.
İrade meselesi, sosyal bir varlık olan
insanın önüne yönetim kulvarında da
çıkmaktadır. Meselenin buradaki boyutu,
toplumu kimin veya kimlerin yöneteceğine
ilişkin bir olaydır. Siyasî iktidarın
gerek bireysel gerekse toplumsal yaşam
üzerinde derin etkiler oluşturma gücünün
bulunması, bu alanda insan iradesinin
öncelikli olarak dikkate alınması
gereğini ortaya koymaktadır. Hayatı
topyekün inşa projesine sahip İslâm
dininin, bireysel plânda özgür bıraktığı
beşer iradesini, siyasî alanda yok
sayması mantıksal olarak da düşünülemez.
Kur’an, sünnet ve sahabilerin
uygulamalarına bakıldığında, toplumun
yönetimi ile ilgili siyasî işlerin,
genel ve evrensel ahlâkî ölçüler
doğrultusunda insan iradesine
bırakıldığı görülmektedir. İslam dininin
bu alanda üzerinde hassasiyetle durduğu
ilkelerden en önemlileri, herkese
adaletli davranmak, istişareye önem
vermek, üstünlüğü ilim ve takvada
aramak, ehil olanlara öncelik vermektir.
Yüce Yaratıcı, siyasî sistemlerin
tercihini insan iradesine emanet
ettiğine göre, sistemin bu iradeyi yok
sayması düşünülemez. Bu bakımdan hiç
kimsenin başkalarının iradesi üzerine
ipotek koymaya, baskıcı ve zorba
rejimler ihdas etmeye hakkı yoktur. Bir
sistem insan iradesine ne kadar çok
özgürlük tanıyorsa, o sistem o kadar çok
İslam’a yakındır. Bazılarının
kendilerini yeryüzünde Allah’ın
gölgeleri olarak vehmedip, başkaları
üzerinde doğal olarak yönetim hakkı
iddia etmeleri, kuşkusuz bir
yanılsamadan ibarettir.
Beşerî gelişmenin özgürlükler ve irade
üzerinden bugün ulaşmış olduğu seviye
ile İslam’ın işaret ettiği birlikte
yaşam ilkelerinin nerede kesişip
kesişmediği sorunu günümüzun ciddi bir
sorunudur. Bu bağlamda adalet ve
istişare kavramları ile çağdaş yönetim
biçimlerinin belli bir noktada buluştuğu
söylenebilir. Bizim İslam’dan aldığımız
ışıkla buna katabileceğimiz, daha
doğrusu bu zemine taşıyabileceğimiz
başka zenginleştirici değerler de
vardır. Örneğin ehliyet, aşkın amaç
(karşılığı yalnız Allah’tan beklenerek
yapılan eylem), israf, ekonomik alanda
kâr-zarar ölçütü yerine faydalı-faydasız
ölçütü vb.
Ferdî iradenin toplumsal boyutta
tezahürü millî iradeyi oluşturur.
Fertler kendi iradeleriyle fiillerini
belirlerken, toplumlar da millî iradeyle
kendilerine yön verir. İnsan için irade
hürriyeti ne kadar önemli ise toplumlar
için de milletin iradesinin hür olması
odur. Kur’an’da altı çizilen şûra
prensibi, toplumun sevk ve iradesinde
millî iradenin belirleyici olması
gerektiğinin bir ifadesidir. Allah
insanı yeryüzünde halife olarak yaratıp,
onu yeryüzünün imarına, düzenli ve
güvenli toplumsal bir hayat içinde
kimsenin hukukunu ihlal etmeden yaşamaya
memur etmesi, ona yetki ve sorumluluk
vermesi, siyasî tercih ve iktidarın
kaynağının beşerî olduğunu gösteren
başka bir durumdur. Elbette yönetimde
iradesine başvurulmayan insanın, mutlak
irade sahibi yaratıcı gücün halifesi
olmasının bir anlamı kalmaz. “Bir toplum
kendini değiştirmedikçe, Allah onların
durumunu değiştirmez” ilkesi, açık bir
şekilde Müslümanların dünyevî işlerinde
kararlarını kendilerinin vermeleri
gerektiğine işaret etmektedir.
Siyasî işlerin yürütülmesinde millî
iradeyi esas almak, mutlak olan Yüce
Allah’ın iradeye ters düşmek olarak
algılanmamalıdır. Egemenliğin halka
verilmesi, siyasî anlamdaki dünyevî
işlerin kim tarafından idare edileceğine
karar yetkisinin halka verilmesi
demektir. Bu, yönetim hakkının herhangi
bir ferdin, sınıfın veya zümrenin tabiî
veya ilâhî hakkı olmadığı anlamına
gelmektedir. Bu kabul, aynı zamanda
belirli bir zümrenin değil, Allah’ın
yarattığı bütün insanların yüceltilmesi
düşüncesine dayanak ve kaynaklık
etmektedir. Allah’ın iradesi ile
demokrasilerde millet egemenliği ilkesi
hem niteliksel hem de işlevsel açıdan
birbiriyle karşılaştırılamaz
özelliktedir. Böyle bir çaba, hedef
saptırmak ve iki olguyu kendi
bağlamlarından koparmak demektir. Çünkü
demokratik irade bir tecrübedir ve bunun
öznesi insandır. Allah’ın iradesi ve
egemenliğini böyle bir karşılaştırmaya
tâbi tutmak, onu bir çeşit indirgemek
olur. Oysa Allah’ın egemenlik hakkı salt
yönetsel değil, her şeyi içine alan
bütünsel ve mutlak bir egemenliktir.
Cumhuriyetle “halk iradesini” yönetim
erkinin merkezine koyan milletimiz,
bununla büyük millet büyük devlet
geleneğine güçlü bir halka eklemiştir.
Çağını doğru okumuş, geleceği iyi
tasarlamış ve ayağını yere sağlam
basmıştır. Bu konuda din adamlarının da
öncü rol üstlenmesi bizim için bir
işaret olmalıdır. Millî Mücadele
şartlarında meclis iradesine en güçlü
tuğlalardan birini koyan o günün din
adamları, yaşadıkları çağın sorunlarını
doğru okumuşlardır. Yirminci yüzyılın
başları, millet iradesinin varoluş
yıllarıydı. Bu konuda din adamları ufuk
açan, güç katan bir irade ortaya
koydular. Yeni yüzyıl, çoğulcu
demokrasinin rüzgârlarının estiği bir
yüzyıldır. Bir bakıma irade davasının
öncüleri arasında yer alan din adamları
tarihsel rollerini yeniden
üstlenebilecek donanıma sahip olmalıdır.
Tarihin bizden beklediği ve bizim de
tarihten okuduğumuz budur!
|