.::. Yazı ve Makaleler ::. Yaşar ÇOLAK

 
 

İslam Anlayışımız Üzerine

(Olay Gazetesi 18 Mart 2005 Cuma) 

İnsanlık tarihiyle eş zamanlı olan din duygusunun, bütün toplumların hayatında çok önemli yer işgal ettiği, dini inançların kitlelerin toplumsal, ekonomik ve kültürel hayatlarını derinden etkilediği umumiyetle kabul gören bir görüştür. Türk toplumunun sosyal ve kültürel yapısının şekillenmesinde de, dinlerin ve özellikle İslam dininin önemli rol oynadığı açıkça görülmektedir.

İslam dini, Allah katından Hz. Muhammed’e gelen vahiy etrafında şekillenmiş dinamik bir dindir. İslam’ın iki önemli kaynağı vardır: Birincisi Kur’an-ı Kerim ve açıklayıcısı Hz. Peygamberin Sünneti, ikincisi ise akıldır. Kitap ve Sünnet dinin özünü içermekte, Müslümanlar ise Kitap ve Sünnet’te yer alan bilgileri, akıllarıyla anlamaya çalışarak kendi din anlayış ve kültürlerini oluşturmaktadırlar. İslam Dini, Arap Yarımadası’ndan çıkarak yayıldığı değişik toplumlarda, bu toplumların farklı sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel yapılarına uygun bir şekilde anlaşılmış, yorumlanmış ve uygulamaya geçirilmiştir. Başka bir ifadeyle, farklı Müslüman toplumlar, Kur’an ve Hz. Peygamberin Sünnetinde yer alan temel ilkelerin yorumu ve hayata geçirilişinde, içinde bulundukları yerel koşulların etkisiyle, kendi özelliklerine uygun bir İslami dünya görüşü ve yaşayış tarzı, bir islam kültürü geliştirmişlerdir. İslam tek olmasına karşılık, muhtelif bölgelerde birbirinden bir şekilde farklı yaşayış tarzları ortaya çıkmıştır.

Türklerin miladi 900 yıllarının başından itibaren çok karmaşık siyasi, sosyo-ekonomik ve kültürel şartların sonucu peyderpey Müslüman olmaya başladıkları bilinmektedir. Türkler o tarihten bugüne Orta Asya’dan Balkanlar’a uzanan çok geniş coğrafyada, kendi anlayışlarını aksettiren bir islami anlayış tarzı geliştirmişlerdir. Bu anlayış; başka inanç mensuplarına karşı takınılan tavırdan, kişisel hayata, ibadetlerin icrasına, dini bayramlara, toplumsal ahlaktan, ferdi ahlaka varıncaya kadar üretilen bir takım kültür unsurları ve zihniyet biçimiyle diğer İslam unsurlarının anlayış ve uygulamalarından belli nüanslarla ayrılmaktadır.

Bu farklı noktaların bazılarını şöylece ifade etmek mümkündür:

1. Türkler yaşadıkları bölgelerde ağırlıklı olarak, İslam düşünce ekollerinden metot olarak aklı ön planda tutan, daha rasyonel temele oturan, mahalli uygulamaları ve kamu yararını dikkate alan Hanefilik ve Maturudiliği benimsemişlerdir. Türkler arasında bu iki akılcı düşünce ekolünün gelişmesi, İslam anlayışında, daha realist, daha pratik, daha toleranslı ve daha akılcı olmalarını sağlamıştır.

2. Dini hayatı dar kalıplar içine hapseden, dini hükümlerin asıl maksatlarından ziyade lafzına bağlanmayı dindarlık göstergesi olarak telakki eden, kendi dışındakileri rahatlıkla din çerçevesinin dışına itebilen reaksiyoner harici zihniyet, münferit (tikel) örnekler hariç tutulursa, Türkler arasında kabul görmemiştir.

3. Türkler’in İslam anlayışının bir diğer belirgin özelliği de, esnek, ılımlı ve müsamahalı oluşudur. Türkler, değişik kültür ve dinlerle, değişik hayat tarzlarıyla bir arada yaşama konusunda, başka İslam ülkelerinde görülmeyecek tarzda çok zengin bir tarihi tecrübe birikimi oluşturmuşlardır. Türkler, yönetimleri altında yaşayan diğer din mensuplarına baskıcı bir siyaset izlememişlerdir. Bilindiği üzere 15’inci yüzyılda Katolik engizisyonuna maruz kalan Yahudiler’e Osmanlı Türkleri’nin hoşgörüsü kucak açmıştır. Türk toplumlarında cami ile havra ve kiliseler her devirde yan yana olabilmiştir. Türkler’in bu engin hoşgörü anlayışının, Türk topraklarında muhtelif zamanlarda yolculuk etmiş Müslüman Arap ve Hıristiyan gezgin tarafından da gözlenerek kaydedilmiştir. Zeki Velidi Togan’n Umumi Türk Tarihine Giriş isimli kitabından öğrendiğimize göre, ünlü Sufi Muhyiddin Arabî, Anadolu’ya geldiğinde, burada Hrıstiyanlar’ın gördüğü hoşgörüye şaşırıp kalmış, devrin Selçuklu hükümdarı I. İzzettin Kılıçarslan’a bir mektup yazarak, durumdan duyduğu rahatsızlığı dile getirmiştir.

4. Türkler, dini kuru bilgi, sekil ve doktrinden daha ziyade, duygu, iç tecrübe ve aşk boyutuyla kucaklamışlar, dinin merkezine insan sevgisini yerleştirmişlerdir. Bu anlayış damgasını mimarîye, musikiye, düşünceye, edebiyata; hâsılı topyekûn bir hayata ve insana vurmuştur. Bin yıllık Anadolu Türk-İslâm kültür ve medeniyetinin tarihi buna şahittir.
5. Türkler evrensel ilkelere sahip İslam dinini, hayatın tabii akışı içinde meydana gelen değişimlere bir engel olarak görmemişler, bu sistemden her devirde ortaya çıkacak problemlere çözümler getirecek bir yöntem geliştirebilmişlerdir. Kur’an ve Sünnet’in ruhuna ters düşmeyecek örfi uygulamaları referans almaları, bunun delilleri arasında sayılabilir. Değişime ayak uydururken, madde ve mana dengelerini koruyarak, değişimin ideal bir denge içinde gerçekleşmesine ve İslam’ın temel sabitelerinin tahrif edilmemesine özen göstermişlerdir.

 

     

 

http://www.diyanet.org.uk  2006 © Tüm kullanım hakları saklıdır.
Vakfımız İngiliz Vakıflar İdaresine kayıtlı kamu yararına faaliyet gösteren bir kuruluştur. Kayıt numarası: 1086377

u ayet¼wn