|
Kadın Hakları ve
İslamiyet
Olay gazetesi 11 Mart 2005 Cuma),
Geçtiğimiz 8 Mart Salı günü Dünya
Kadınlar Günü’ydü. Dünyanın hemen her
yerinde çeşitli etkinlikler düzenlendi
ve kadın hakları konusu gündeme taşındı.
Biz de bu vesile ile İslam dünyasında
kadın meselesi üzerinde durmak istedik.
Kadınların hak ettikleri statüye
kavuşamamaları sadece İslam dünyasının
değil, insanlığın müşterek bir derdi
olarak karşımıza çıkıyor. İslam dünyası
da bundan hayli nasiplenmiştir. Bunun
altında çeşitli siyasal, kültürel,
ekonomik nedenler ile çarpık dini
anlayışların yattığı açıktır.
Dolayısıyla sebebi teke indirgeyerek,
dine hamletmek insafla bağdaşmaz.
İslam dünyasında kadın deyince iki
farklı gerçekliğin göz önünde
bulundurulması gerekir. Birincisi
İslam’ın temel kaynakları olan Kur’an ve
Hz. Peygamberin uygulamasında kadın,
ikincisi İslam tarihinde kadın. Buna
teoride ve pratikte kadın da
diyebiliriz.
Ana kaynaklar açısından baktığımızda
kadınlara temel hak ve özgürlüklerinin
tanındığını görüyoruz. Bazı ayetlerin
indiği sosyo-kültürel ve sosyo-politik
ortamdan koparılarak literal (lafzi)
okunması sebebiyle Kur’an’ın kadına
ikinci sınıf muamele yaptığı, örneğin
şahadetini erkeğe denk görmediği, çok
eşliliği öngördüğü, kadınların
dövülmesini teşvik ettiği şeklinde
görüşler ileri sürülse de bunlar gerçeği
yansıtmıyor. Kur’an ayetlerini kendi
bütünlüğü içinde okumaz, uygulamasında
da Hz. Peygambere bakmazsanız
varacağınız sonuçlar doğru olmayabilir.
Örneğin, dövme konusunda atıfta bulunan
ayetin ne anlam taşıdığını anlayabilmek
için, Hz. Peygamberin uygulamasına
bakmak gerekecektir. Kesin olarak
biliyoruz ki, Hz. Peygamber hayatı
boyunca eşlerinden herhangi birine bir
defa olsun elini kaldırmamıştır.
“İçinizden hayırlı olanınız, kadınlara
karşı hayırlı olanınızdır”,
“Kadınlarınızı dövenler iyileriniz
değildir” diyerek insanları uyarmıştır.
Hal böyle iken bazı kişilerin kadınlara
şiddet uygulamasını, Kur’an’ın emriymiş
gibi göstermesi nasıl doğru olabilir?
Vakıa odur ki, Kur’an ve Hz. Peygamber,
kadının durumunun düzelmesine ciddi
katkılarda bulunmuş, ona daha önce sahip
olmadığı insani, sivil, sosyal ve
ekonomik hakları tanımıştır. Hz.
Peygamber, tebliğ faaliyetinde öncelikli
olarak toplumda ezilmiş olan kadını
erkekle eşit bir seviyeye gelmesi için
çalışmıştır. Kur’an, kadın ve erkeğin
eşit olarak yaratıldığı ve cinsler
arasında hiçbir eşitsizliğin veya
üstünlüğün olmayacağı, farklı fizyolojik
ve psikolojik yapılarıyla birbirini
tamamladığı anlayışını zihinlere
yerleştirmiştir. “Onlar sizin için birer
elbise, siz de onlar için birer
elbisesiniz” ayeti, (Bakara, 2/187)
erkek ve kadının insan olarak
birbirlerine olan ihtiyacını açık bir
şekilde ortaya koymaktadır.
Kadının insan olup olmadığı, ruhunun
bulunup bulunmadığı tartışmalarının
yapıldığı, tamamen erkeğe tabi olduğu ve
sürekli vesayet altında bulunduğu, hatta
mirastan hisse alması bir yana,
kendisinin bile miras malı gibi
değerlendirildiği bir dönemde İslam
dininin, kadına mirastan hak tanıması,
dini vazifelerinde, eğitimde ve
inançlarını savunmada erkeklerle bir
tutulması, kendisine mal varlığı
üzerinde mutlak tasarruf hakkının
sağlanması, sadece emir alan değil,
yerine göre emir veren konumuna
yükseltilmesi, evleneceği eşini seçmede
hür bırakılması, evlendiğinde boşama
hakkı talep edebilmesi, kızlık soyadını
taşıyabilmesi, toplumsal hayatta devlet
başkanı ve hakimlik dahil bütün
görevleri alabilmesi, görev verilirken
cinsiyetten daha ziyade ehliyet ve
liyakate önem verilmesi, en büyük başarı
ve dönüşümlerden sayılmalıdır.
Hz. Peygamberin; kadınlardan biat
(bağlılık beyanı) alması ve bu hadisenin
Kur’an-ı Kerim’de açıkça yer alması, (Mümtehine,
60/13) İslam’a göre kadın iradesinin
bağımsızlığını göstermektedir.
Kadınlar, İslamiyet’in ilk yıllarında
toplumsal hayatta aktif rol
oynamışlardır. Örneğin, Hz. Hatice gibi
ticare hayatta, Hz. Aişe gibi ilmi
hayatta, Abdullah kızı Şifa gibi denetim
mekanizmasında görev almışlardır. İslam
tarihine kadınlar icap ettiğinde
savaşlara katılmışlardır. Bu savaşlarda
yaralı askerlerin tedavilerini
yapmışlar, savaşan askerleri
cesaretlendirme gibi görevler yerine
getirmişlerdir. Ancak verdiğimiz
örneklerden yola çıkarak, kadınların
bizzat savaşın içinde muharip olarak yer
alamayacakları anlamı çıkarılmamalıdır.
Savaşmak tabiatıyla bir eğitim işidir.
Gerekli eğitimi aldıktan sonra kadınlar
da bu görevi ifa edebilirler. İnsanlık
tarihinde savaşmak, fiziki güç ve
kuvveti gerektirdiğinden, bu görev,
tarih boyunca erkeklere has bir görev
olarak telakki edilmiştir.
Buradan varmak istediğimiz nokta,
İslam’ın normatif kaynaklarında kadın
ayırımcılığı yapılmadığı, kadın
haklarının ihlalini meşrulaştıracak bir
ifadeye yer olmadığıdır. Peki İslam
tarihinde, ana kaynakta yer alan ve Hz.
Peygamberin uygulamalarına yansıyan bu
çizgi korunabilmiş midir? Maalesef, buna
olumlu yanıt vermek hayli zor görünüyor.
İslamiyet’in yayıldığı bölgelerdeki
ataerkil geleneklerin güçlülüğü, bu
konuda ibrenin kadın aleyhinde
gelişmesine zemin hazırlamış gibi
gözüküyor. Yeni bir din olan İslam’ı
benimseyenler kendi kültür ve
medeniyetlerinden devraldıklarına
tamamen sırt çevirememişler ve onları
İslam kılıfı altında yaşatmayı
sürdürmüşlerdir. Dolayısıyla bu
kimselerin daha önceki kültürel
bilinçleri, kadın meselelerine
yaklaşımlarında etkili olmuştur. Tarihi
olarak kadınlar, erkeklere nazaran daha
ikinci planda kalmıştır. Yazımızı 1416
sene önce Veda hutbesinde “Kadınların
haklarını gözetmenizi ve bu hususta
Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim”
diyen Hz. Peygambere selat ve selam
olsun diyerek bitirmek istiyoruz.
|