|
Modern Zamanların Meydan Okumaları
(Olay Gazetesi, 13 Aralık
2004 Cuma)
Eski
zamanlardan günümüze insanlığın seyrinde
bir takım kritik zaman dilimleri
geçilmiştir ki bu esnada insanlık büyük
değişim ve dönüşümlerin başlangıcına
tanık olmuştur. Bunlardan birisi de
aydınlanma devridir. Bu dönemin
başlattığı ve hala devam eden değişim
süreci ‘modernleşme’ diye
isimlendirilmektedir. Kuşku yok ki
aydınlanma ve modernizmin önünü açtığı
bilimsel gelişmeler, son birkaç
yüzyıldır insanlığa büyük imkanlar
sunmuştur. Dünyaya bolluk gelmiş, refah
seviyesi yükselmiş, hayat fiziksel
açıdan daha kolay yaşanılır olmuştur.
Ayrıca kutsal kitabımızca insanlığın
tanışıp bilişmesi için bir imkan olarak
takdim edilen yöresel farklı değerler,
farklı tecrübeler, kültür ve hayat
tarzları, bütün dünya sathında
izlenebilir hale gelmiştir. Bunun yanı
sıra rasyonel düşünce, demokrasi,
eşitlik, kadın hakları vb. gibi temel
değerler bu dönemin tetiklediği
değişimin kökleştirdiği kazanımlar
olmuştur.
Ancak aydınlanma ve modernleşme süreci
ile birlikte, insanlığın geleneksel
ilişki biçimlerinde bir farklılaşma
gerçekleşmiş, o ana kadar insana, evrene
ve tarihe, kısacası varoluşa ilişkin
bakış açıları değişime uğramış, yerine
önceki dönemden önemli ölçüde farklı bir
tasavvur ikameye edilmeye başlanmıştır.
İnsanlık tarihi boyunca varlığını hep
korumuş olan din olgusuna ve dini
kurumlara bakış açısı da etkilenmiştir.
Kimi düşünürlerce ‘kriz başlangıcı’
olarak nitelendirilen bu değişim ve
dönüşümde; vahye dayalı bilgi, bilgi
kaynağı olarak görülmekten önemli ölçüde
çıkmış, bilgi ve bilim sadece
gözlemlenen ve ölçülebilen alanla
sınırlı kalmış, böylelikle insanlığın
varlık ufku salt maddi olan ve görülene
indirgenmiştir. Modern üretim ve tüketim
alışkanlıkları, insanın aşkın yönünü ve
misyonunu görmezlikten gelmiş, bu da
aile içi ilişkilerde tahribatlara neden
olmuş, anne babalar ile evlatlar
birlikte hayatı paylaşamaz hale
gelmişlerdir. Nesiller arası kültür
iletişimi ve akışı zorlaşmış, kuşaklar
birbirini anlayamaz hale gelmiştir.
Dahası kutsal metinleri anlamaya yönelik
sosyal bilimlerde geliştirilen eleştirel
zihniyet, teoloji alanına taşınarak
kutsal metinlerin anlaşılmasında bir
anlama yöntemi olarak kullanılmaya
başlanmıştır. Bu çerçevede geliştirilen
linguistik, tarihi, edebi, metinsel vb.
kritik metotları din dilini ve bu dille
yazılmış metinleri anlamamızı
kolaylaştırmakla birlikte, kutsal
metinlere olan güven duygusunun
sarsılmasına da neden olmuştur. Hatta
akademik çevrelerde bildik
peygamberlerin gerçekte yaşamadığı, buna
dair elimizdeki bilgilerin mitolojik
keyfiyet arz ettiğine dair fikirler
bilimsel fikirler ortaya atılır hale
gelmiştir. Bu da insanların hayatta
güven duyacakları, bağlanacakları
otorite kaynaklarının önemli bir
kalesinin daha düşmesine neden olmuştur.
Oluşan güven boşluğunu dolduracak ve
bunu yerine insanlara derin bir birlik
şuuru kazandıracak başka otorite kaynağı
da ikame edilememiştir.
Ben gördüğüme inanırım diyen aşırı
pozitivist çizginin etkisinde gelişen
modernizm, hayatı sadece bu dünyada
yaşadığımız hayattan ibaret farz ederek,
ahiret hayatının varlığına olan inancın
ciddi ölçüde sarsılmasına da neden
olmuştur. Bu da adalet duygusunu
örselemiş, bireyselliği ve egoizmi aşırı
noktalara götürmüş, insanın başkalarıyla
ilkeli ve anlamlı ilişkiler kurmasını
zorlaştırmış, bir bakıma insan insana ve
çevresine karşı yalnızlaşmıştır. Dahası
biz yerine ben merkezli ilişkiler ağı ve
ben merkezli tutumlar gelişmiş, bu da
kültür ve medeniyetler arası çatışma
potansiyelleri oluşturmuş, dünyada
açlıktan ölenlerle tokluktan
çatlayanların aynı anda bulunabildiği
paradoksal bir durumu ortaya çıkmıştır.
Tam da bu noktada bütün din
mensuplarının üzerinde durması gereken
bir takım sorumluluklar bulunmaktadır.
Bunlar üzerinde birkaç yazı yazmayı
düşünüyorum. Bu yazının sonunda
bunlardan sadece birine işaretle iktifa
edelim. Modern zamanların dine yönelik
meydan okumaları karşısında din
mensupları öncelikli olarak dini takdim
veya temsili alanında gözlemlenen
yığınla problemleri süratle çözmeleri
gerekiyor. Herr din mensubu dinlerin
imaj örselenmesine sadece kendi dini
açısından değil, genel bir ilke olarak
karşı çıkması gerekir. Nerede bir din
haksız kötüleniyorsa ona karşı
çıkılmalı, nerede herhangi bir dinin
imajı çarpıtılıyorsa buna da hep
birlikte karşı durulmalıdır. Benim
dinimi ilgilendirmiyorsa beni de
ilgilendirmez şeklindeki bencilce
anlayış dinlerin geleceğine yönelik en
büyük tehlikedir. Haftaya buluşmak üzere |